Sosyolojiyi araştırıp okumaya başladığımda , bunun sadece teorilerden ibaret bir ders olduğunu düşünmüştüm. Oysa zamanla fark ettim ki sosyoloji, aslında hayatın kendisini anlamaya çalışmak demek.

Sosyoloji , toplumun yapısını , insanların birbiriyle olan ilişkilerin ve bu ilişkilerin nasıl şekillendiğini inceleyen bir bilim dalı. “Neden böyle yaşıyoruz ?, “ Toplum bizi nasıl etkiliyor ? “ , “Toplumlar neden ve nasıl değişir ? “ , “ İnsan doğası nedir ? “ gibi soruların peşine düşüyor . Bu yönüyle sadece dış dünyayı değil , insanın kendi iç dünyasını da sorgulamasına neden oluyor.
Tarihine baktığımda , sosyoloji 19. yüzyılda , özellikle Sanayi Devrimi sonrasında ortaya çıktığını gördüm.Toplumlar hızla değişirken , köyden kente göç artarken ve insanların yaşam biçimleri kökten dönüşürken bu değişimi anlamaya çalışan düşünürler yeni bir alanın temelini atıyor. Auguste Comte sosyolojinin kurucusu . Ardından Emile Durkheim ve Max Weber gibi isimler , toplumun nasıl işlediğini farklı açılardan ele alarak sosyolojiyi daha da derinleştirmişler.

Bazen bir kalabalığın içinde yürürken kendime şu soruyu soruyorum: “ Gerçekten özgür müyüz , yoksa farkında olmadan bize öğretilen kalıpların içinde mi yaşıyoruz ?” . Sosyoloji tam da bu noktada devreye giriyor. Bize sadece başkalarını değil, kendimizi sorgulama fırsatı sunuyor.
Sosyoloji bana şunu öğretti: Bir insanı anlamak için sadece ona bakmak yetmez , onun yaşadığı toplumu da anlamak gerekir : Çünkü her davranışın arkasında bir yaşam, her yaşamın içinde ise onu şekillendiren bir toplum vardır.


