Bazı kitaplar vardır, okurken sadece anlatılanları takip etmezsiniz; bir yandan da kendi hayatınızı düşünmeye başlarsınız. Erich Scheurmann’ın Göğü Delen Adam kitabı benim için böyle bir kitap oldu.
Kitabın Almanca özgün adı Der Papalagi. Eser, Samoa’dan gelen Tuiavii adlı bir kabile reisinin Avrupa’ya yaptığı yolculuk sonrasında kendi halkına anlattığı gözlemler üzerinden ilerliyor.
Tuiavii, Avrupa’da gördüğü yaşam biçimini kendi kültürünün bakış açısıyla değerlendiriyor. Evlerden kıyafetlere, paralı çalışma düzeninden zamana, şehirlerden eğlenceye kadar birçok konuyu sorguluyor.
Aslında kitapta büyük bir olay örgüsü yok. Daha çok Avrupalıların yaşam biçiminin bir yabancının gözünden anlatılması var.
Tuiavii’nin gözünden Avrupa
Kitabın merkezinde Tuiavii’nin Avrupa’da gördükleri bulunuyor.
O, insanların büyük şehirlerde yaşamasına, günün büyük bölümünü çalışarak geçirmesine, sürekli para kazanmak ve biriktirmek istemesine şaşırıyor.
İnsanların kendilerini evleriyle, kıyafetleriyle ve sahip oldukları eşyalarla ifade etmelerini de eleştiriyor.
Bizim için sıradan olan birçok şey onun gözünde oldukça garip.
Örneğin insanların zamanı saatlere bölerek yaşaması dikkatini çekiyor. Bir yere belirli saatte gitmek, belirli saatte çalışmak, belirli saatte yemek yemek…
Para ve sahip olma isteği
Kitapta para ve mülkiyet konusu da önemli bir yer tutuyor.
Tuiavii’nin gözünden bakınca insanların sürekli daha fazla şeye sahip olmak istemesi oldukça garip görünüyor.
Çalışıyorlar, para kazanıyorlar, sonra kazandıkları parayla daha fazla şey satın alıyorlar.
Bir şeyin sahibi olduktan sonra başka bir şeyi istemeye başlıyorlar.
Bu bölüm bana günümüzdeki tüketim alışkanlıklarını düşündürdü.
Bugün de sürekli daha iyisini, daha yenisini ve daha fazlasını istiyoruz.
Bir telefon eskimeden yenisi çıkıyor. Bir kıyafeti daha birkaç kez giymeden başka bir kıyafet almak istiyoruz.
İhtiyaçlarımızla isteklerimiz arasındaki sınır giderek kayboluyor.
Şehir hayatı
Tuiavii’nin Avrupa şehirlerine bakışı da kitabın önemli bölümlerinden biri.
İnsanların birbirine çok yakın yaşamasına rağmen birbirlerinden uzaklaşması, sürekli kapalı mekânlarda bulunmaları ve doğadan uzaklaşmaları dikkatini çekiyor.
Bu bölümleri okurken İstanbul’u düşündüm.
Kalabalık, trafik, gürültü ve sürekli bir yerlere yetişme telaşı…
Bütün bunlara o kadar alışıyoruz ki bazen başka türlü bir hayatın nasıl olduğunu unutuyoruz.
Doğada geçirilen birkaç saat bile insana neden zaman zaman şehirden uzaklaşmak istediğimizi hatırlatıyor.
Kitabın bana düşündürdükleri
Göğü Delen Adam’ı okurken “Biz yanlış yaşıyoruz” diye düşünmedim.
Çünkü modern hayatın bize sağladığı pek çok kolaylık var.
Ama kitap bana alışkanlıklarımızı sorgulamanın ne kadar önemli olduğunu düşündürdü.
Gerçekten ihtiyacımız olan şey ne?
Neden sürekli daha fazlasını istiyoruz ?
Neden zamanımızın büyük bölümünü çalışmaya ayırıyoruz?
Neden boş kaldığımızda bile kendimizi bir şeylerle meşgul etmek istiyoruz?
Belki de kitabın asıl amacı bu soruları sordurmak.

Kitabın ilginç tarafı
Kitap ilk bakışta Avrupa’yı ve modern yaşamı eleştiren bir eser gibi görünüyor.
Bugün anlatılanların çoğu dünyanın birçok yerinde geçerli.
Çünkü kitap aslında belirli bir toplumu değil, modern insanın yaşam biçimini sorguluyor.
Bu yüzden aradan yıllar geçmesine rağmen hâlâ okunabiliyor.
Son olarak
Tuiavii’nin Avrupa’ya bakarken şaşırdığı şeylerin birçoğunun bugün bizim için tamamen normal olması düşündürücü.
Belki de kitabın en önemli tarafı burada.
Bize başka bir kültürü anlatırken aslında kendi kültürümüze ve kendi hayatımıza bakmamızı sağlıyor..


